Çalışan Markası Nasıl Olunur?

Bir şirketin müşterileri mi yoksa çalışanları mı daha değerlidir? Şirketler müşterilerine mi yoksa çalışanlarına mı daha fazla önem vermelidir? Şirketlerin neredeyse tamamı, “Her ikisi de eşit dercede önemlidir her ikisi de aynı derecede değerlidir.” diye cevap verseler de aslında, çalışanını gerçekten önemseyen şirket sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.

Bugün Türkiye’de çalışanların vergi ve sigortalarını ödeyen, onlara tatil haklarını kullandıran şirketlerin sayısı eskiye oranla elbette arttı ama çalışana gerçekten değer veren, onlara kendilerini değerli hissettiren şirket sayısı hala çok az.

Şirketlerin çoğu, marka yaratmanın sadece müşterilerin zihinlerine girmek ve olumlu izler bırakmaktan ibaret olduğunu zannediyor. Oysa bugün marka kavramı bundan daha geniş bir anlam ifade ediyor.

Sanılanın aksine marka şirketin dışında değil içinde yaratılır. Bir şirketin marka yaratması için, varoluş nedenini, dünya görüşünü, ve felsefesini önce çalışanlarına anlatması, onları ikna etmesi, onların gönüllü katılımını alması gerekir. Eğer bir şirkette çalışanlar, marka değerlerini anlayıp içselleştirememişlerse, o markanın tüketicilerin zihinlerine girmesi ve olumlu izlenimler bırakması mümkün olmaz.

Eğer çalışanlar, şirketin kendilerini müşteriler kadar önemsediğini hissetmezlerse markanın  doğal savunucusu olmazlar. Kendilerine mesaileri karşılığı maaş ödeyen ama onlara içten bir ilgi göstermeyen,  onların gelişmelerine imkan sağlamayan, başka bir deyişle onlar için de anlamlı bir deneyim yaratmayan bir iş yerinde hiçbir çalışan,  şirkete tam anlamıyla katkı yapamaz.

Çalışan memnuniyetini ölçen araştırmalarda, çalışma koşulları, ücretler, yetki ve sorumluluklar sorgulanırken; çalışanların iş ortamında gerçekten bir anlam bulup bulmadıkları pek merak edilmez. Çalışanların marka algıları, beğenileri ve bu dünyayı ne derece içselleştirdikleri ikinci planda kalır. Oysa benim yaptığım ve yönettiğin yüzlerce çalışan memnuniyeti araştırmasında, çalışanların şirketten birinci talebi, yönetimin kendilerini insan yerine koyması,  kendilerine değer vermesidir.

Bir şirketin müşterisine (tüketicisine) verdiği mesajın, önce çalışanların kabulünden geçmiş olması gerekir. Bir markanın pazarda başarılı olmasının koşulu, öncelikle kendi çalışanlarının sevdiği ve saygı duyduğu, parçası olmakla gururlandığı bir şirket olmaktır.

Çalışanların marka hakkında düşündükleriyle şirketin dış dünyaya reklamını yaptığı mesajların, aynı özelliklere sahip olması, aynı duygu ve anlam dünyasında buluşması gerekir. Yaratılmaya çalışılan müşteri (tüketici) algısıyla şirketin çalışanlarının algısı aynı olduğu zaman marka, gerçek anlamda marka olur. Bir şirketin dışarıya verdiği mesaj, içeriden desteklenmedikçe, o mesaj dış dünyaya ulaşmaz. Ulaşsa bile beklenen etkiyi yaratamaz.

Bu nedenle bütün liderlerin marka yaratmaya önce içeriden başlamaları gerekir. Bir markanın en değerli muhatapları sadece dışarıdakiler değil, hem içeridekiler hem de dışarıdakilerdir.  İnsaların bir marka hakkındaki düşünceleri, söz konusu şirketin bütün çalışanların davranışlarından ve yansıttıkları enerjiden etkilenir.

Fakat çalışanlarla bağ kurma işinde kolaycılığa gitmemek gerekir. Benim bağ kurmaktan anladığım çalışanlara sürpriz doğum günü pastası keserek onlara şirinlik yapmak değildir; onları pikniğe götürmek,  futbol turnuvaları ya da eğlence geceleri düzenlemek de değildir.

Gerçek bir marka yaratmak için, o şirketin ve markanın değerleri konusunda bütün çalışanların hemfikir olması  ve herkesin marka yönetimine kendi yaptığı iş çerçevesinde katkı sağlaması gerekir. David Zinger’e göre çalışanların markayla bütünleşmelerini sağlamak ve tüm çalışanların markadan sorumlu olacakları bir ortam yaratmanın önemli koşulları vardır:

1.Kıdem ve pozisyonu ne olursa olsun herkesin şirket yönetimine katkı yapmasının yolu açılmalıdır; çünkü katkı yapmak, insanları birbirine bağlayıcı bir işlev  görür. (Fikrini söylemekle karar almak farklı şeylerdir. Kararı elbette sorumululuğu üstlenen ve işin sonunda hesap veren insanlar alır.)

2.Çalışanların kararlara katılımını sağlayan bir yönetim anlayışı, şirketin sağlıklı bir gelişme göstermesine uygun bir ortam hazırlar. Katkı ve katılımla yönetilen şirketlerde liderliğin buyurganlığı azalır ve bu yönetim anlayışı da şirketin değişen dünya koşullarına uyum sağlamasını, yenilemesini mümkün kılar.

3.Daha fazla katılım ve katkı sağlamak için çalışanların kendilerini özgürce ifade edebileceği bir hoşgörü ortamı yaratmak gerekir. Yaratıcı fikirlerin ifade edilmesini mümkün kılacak mekanizmalarının kurulması gerekir.

4- İş ortamının,  çalışanların birbirleriyle insani ilişkiler kurmasına imkan tanıyan bir ortam olması gerekir. İnsanlar sadece para için değil, aslında en çok kendi anlam arayışlarını tatmin etmek için çalışırlar. Bu anlamı buldukları işlere dört elle sarılıp bu markaların gönüllü elçileri olurlar.

Bir şirketin iç iletişim faaliyetleri, şirket duvarlarına vizyon ve misyon cümleleri yazmakla ya da çalışanlara belirli dönemlerde bülten dağıtmakla sınırlı değildir. İşe yeni alınan çalışanlara verilen çalışan el kitapçığı da sanıldığı gibi, onları marka dünyasının içine almaya yetmez. Bunlar elbette gereklidir ama katiyen yeterli değildir. Bir şirketin içindeki esas iletişim, yazılı olmayan iletişimdir. Bir şirket, ne kadar açık, gerçek ve samimi olursa çalışanların marka değerlerini anlamaları ve onları sahiplenmeleri de o kadar güçlü olur.

Ben çalışanların marka değerlerini sahiplenmelerinin sadece yapılan dönemsel toplantılarda CEO’nun çalışanlara şirketin ve markanın değerlerini, vizyon ve misyonunu anlatmasıyla gerçekleştirilecek bir iş  olduğunu düşünmüyorum. Çalışanların bir markayı sahiplenmesi, o markaya duydukları sevgiyle mümkün olur. Bu sevgiyi hak etmek için şirketlerin çalışanlarına yatırım yapması gerekir.

 

Yazar: Temel Aksoy

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir